Dünya üzerinde zekasına bu kadar alenen ve hoyratça hakaret edilen başka bir ülke insanı olmuş mudur acaba?
Ülkenin başbakanı çıkıyor, nükleer santral ile evdeki tüpgazı karşılaştırıyor.. hani şaka/espri olarak bile kötü. Arkadaş ortamında birisi bunu espri olarak yapsa suratına bakarız ters ters..
Ama hükümetin başkanı zahmet edip, zeka unsuru taşıyan bir takım demogoji yapmaya, yanıltıcı istatistiklerle görüşünü desteklemeye çalışmaya gerek duymuyor, bodozlama dalga geçiyor halkla.. ama ne oluyor? (yazının sonunda...)
Sonra günlerden bir gün, aynı ülkede 1 milyon 7 yüzbin kişinin katıldığı, hepsinin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir sınav yapılıyor. Sınavda öyle önlemler alınıyor ki, nerdeyse nefes almayı yasaklayacaklar soruları çözerken.. bazı insanlar altlarına bez bağlayıp giriyorlar sınava.. komik di mi?
Ha, bir de tarihi boyunca sistemden otomatik olarak ve rastgele yapılan sınav salonu belirlemesinde elle müdahale olduğu ortaya çıkıyor.. Pek çok yerde hanım kızlarımızın erkeklerden ayrı okullarda, ayrı sınıflarda sınava girdikleri ortaya çıkıyor.. Bu tür bir elle müdahale bile sınavın geçerliliğini ortadan kaldıran bir durumken, yetkililer açıklıyor "pozitif ayrımcılık yaptık" diye.. Halbuki ne kadar meraklıdır bu "zihniyet" pozitif ayrımcılık yapmaya di mi? hiç haberiniz yok muydu?
Neyse, sınav yapılıyor, ertesi gün sınava ait bir soru kitapçığı ve cevap anahtarı basına dağıtılıyor. Birileri farkediyor ki, matematik sorularının cevap şıklarında bir şifre gizli. Eğer o şifreyi biliyorsan, soruyu okumana bile gerek kalmadan, kalem oynatmadan 40 sorudan 37 tanesini doğru şekilde çözebiliyorsun.. o-ha (pardon)
Sonrası malum, sınavı yapan kurumun başındaki ilginç saçlı, komik bıyıklı bir amca çıkıyor ""ebelek"" ve ""gübelek"" yapıyor.. önce "şifre yoktur, yalan haber bunlar" diyor.. sonra aynı toplantıda "şifre vardır, biz bile bile basına verdik bu kopyayı" diyor.. peki sözel kısımlarda nasıl bir şifre vardı diye sorulunca ""hebelek"" diyor.. Yani bişeyler diyor ama, o an ne dediğini kendisi bile anlamıyor bence..
Haaa bu arada, sınav tarihinde ilk defa her adaya ayrı bir soru kitapçığı dağıtıldığı ortaya çıkıyor. Şaka gibi.. bunu da üstün bir güvenlik önlemi olarak, gururla söylüyorlar.. istediğin kişiye özel kitapçık hazırla, onu istediğin okula, salona yerleştir.. tarihin en güvenli sınavını yaptığını söyle..
daha bitmiyor..
Yine aynı ülkenin muhterem cumhurbaşkanı çıkıyor bu sefer basın karşısına.. diyor ki, "ben ilginç saçlı, komik bıyıklı arkadaşla konuştum, beni ikna etti" diyor. "Çok şahane yapmışlar sınavı, siz ikinci sınava çalışın, kafanızı yormayın böyle şeylerle" diyor..
Yürütmeden sorumlu erkin temsilcisi çıkıyor, "reis-i cumhur ikna olduysa bize ne yemek düşer?" demeye getiren bir açıklama yapıyor.. daha ne olsun..
Peki tüm bunlar olurken, her birinin zekasıyla böyle hoyratça dalga geçilirken, yönetim temsilini bu insancıklara veren bu güzel ülkenin, şahane insanları ne diyor?
"yarabbi şükür"
bir dahaki seçimde daha da yüksek oy verelim ki, yüzümüzden rahmet eksik olmasın...
"amin"
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
05 Nisan 2011
02 Mart 2011
"Hakkınızı Helal Ediyor musunuz?"
İslami cenaze törenlerinde, cenaze defnedilmeden önce namazı kıldıran hoca cemaate sorar:
"Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye.. cemaat de hep bir ağızdan seslenir: "helal olsun!" diye.. hatta bu soru üç defa sorulur bazen helal etme olayını perçinlemek için.
Dün de bir cenaze vardı, kalabalıkça katılımın yaşandığı. Cenaze namazını kıldıran hoca yine sordu, cemaat yine koro halinde cevap verdi...
Nam-ı değer "kayıp trilyon" davasının mahkum edilmiş sanığıydı dünkü cenazede defnedilen. Hazine bütçesinden çalınan/buharlaştırılan paranın sorumlusuydu. Hazine bütçesinde bu ülkede yaşayan hemen herkesin hakkı olduğuna göre sizlere de sormak lazım:
"Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye.. cemaat de hep bir ağızdan seslenir: "helal olsun!" diye.. hatta bu soru üç defa sorulur bazen helal etme olayını perçinlemek için.
Dün de bir cenaze vardı, kalabalıkça katılımın yaşandığı. Cenaze namazını kıldıran hoca yine sordu, cemaat yine koro halinde cevap verdi...
Nam-ı değer "kayıp trilyon" davasının mahkum edilmiş sanığıydı dünkü cenazede defnedilen. Hazine bütçesinden çalınan/buharlaştırılan paranın sorumlusuydu. Hazine bütçesinde bu ülkede yaşayan hemen herkesin hakkı olduğuna göre sizlere de sormak lazım:
"Hakkınızı Helal Ediyor musunuz?"
25 Şubat 2011
Arslansın, Kaplansın Türkiye..
Yılmaz Özdil'in bugünkü yazısında dile getridiği konu ve verdiği bilgiler üzerine merak edip, gerçekten de böyle bir duyuru yapmışlar mıdır diye baktım...
Yazarın da belirttiği gibi, Libya'daki Türkiye Büyükelçiliği internet sitesinden kaldırılmış bu duyuru ama Ticaret Müşavirliği sitesinden kaldırmayı unutmuşlar..
Buyrun, Libya'da olaylar patlak vermeden çok çok kısa bir süre önce, büyükelçiliğimiz tarafından yapılan duyuru şöyle:
Muhtemelen oradan da yayından kaldıracaklardır birazdan apar topar diye internet sitesinin ekran görüntüsünü de aldım...
Son iki gündür gazetelerde bir zafer havasıdır esiyor. İşte İngilizler bile birşey yapamamış ama biz vatandaşlarımızı çıkarıyormuşuz oradan filan diye.. 25.000'in üzerinde Türk vatandaşının bulunduğu söyleniyor Libya'da. Şimdiye kadar herhalde birkaç bin tanesi getirilmiştir, getirilmeye devam edecektir.. Zaten yapılması gereken birşeyi bir kahramanlık hikayesine dönüştürmeden önce, yukarıdaki duyuru gibi bir skandalı açıklamaları gerekiyor. Bu ülkenin istihbarat birimleri ne iş yapmaktadır.. Neredeyse sokaktaki her vatandaşın bile tahmin ettiği gibi bölge ülkelerinin hepsinin karışacağı ortadayken, böyle bir duyuru yapmak ya dünyanın en büyük istihbarat fiyaskolarından birisini, ya da kendi vatandaşlarını bile bile tehlikeye atan bir sorumsuzluğun yani daha büyük bir fiyaskonun göstergesidir. Bu duyuru yapılmasa belki pek çok kişi günler öncesinden ülkeyi sorunsuz bir şekilde terk edecekti zaten, gereken önlemlerini alarak.
Yazıklar olsun.. hem bunu yapanlara hem de şimdi kahramanlık destanları düzen zavallı basın parçacıklarına..
Yazarın da belirttiği gibi, Libya'daki Türkiye Büyükelçiliği internet sitesinden kaldırılmış bu duyuru ama Ticaret Müşavirliği sitesinden kaldırmayı unutmuşlar..
Buyrun, Libya'da olaylar patlak vermeden çok çok kısa bir süre önce, büyükelçiliğimiz tarafından yapılan duyuru şöyle:
Libyada İstikrar Var
16-02-2011
16-02-2011
|
Muhtemelen oradan da yayından kaldıracaklardır birazdan apar topar diye internet sitesinin ekran görüntüsünü de aldım...
Son iki gündür gazetelerde bir zafer havasıdır esiyor. İşte İngilizler bile birşey yapamamış ama biz vatandaşlarımızı çıkarıyormuşuz oradan filan diye.. 25.000'in üzerinde Türk vatandaşının bulunduğu söyleniyor Libya'da. Şimdiye kadar herhalde birkaç bin tanesi getirilmiştir, getirilmeye devam edecektir.. Zaten yapılması gereken birşeyi bir kahramanlık hikayesine dönüştürmeden önce, yukarıdaki duyuru gibi bir skandalı açıklamaları gerekiyor. Bu ülkenin istihbarat birimleri ne iş yapmaktadır.. Neredeyse sokaktaki her vatandaşın bile tahmin ettiği gibi bölge ülkelerinin hepsinin karışacağı ortadayken, böyle bir duyuru yapmak ya dünyanın en büyük istihbarat fiyaskolarından birisini, ya da kendi vatandaşlarını bile bile tehlikeye atan bir sorumsuzluğun yani daha büyük bir fiyaskonun göstergesidir. Bu duyuru yapılmasa belki pek çok kişi günler öncesinden ülkeyi sorunsuz bir şekilde terk edecekti zaten, gereken önlemlerini alarak.
Yazıklar olsun.. hem bunu yapanlara hem de şimdi kahramanlık destanları düzen zavallı basın parçacıklarına..
ucuz kahramanlar
20 Ocak 2011
Tıksırıncaya Kadar....da, içecek miyiz, yiyecekler mi?
T.C. Başbakanı, bir kaç gün önce, içki yasaklarına gelen tepkilerle ilgili bir açıklama yaparken şöyle bir cümle kurdu:
"tıksırıncaya kadar" tabiri, pek çok kişinin de bildiği ve dilimize yerleştiği üzere, üstad Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiirinde kullanılmıştır.
Şimdi T.C. Başbakanının bu tabiri kullanması için aklıma gelen tek bir kelime var, manidar.
Biz tıksırıncaya kadar içiyoruz, bu arada birileri de tıkrısıncaya, çatlayıncaya kadar yiyorlar..
memleket manzarası bundan ibaret...
afiyet olsun.....
Not: bu konuyu irdeleyen çeşitli yazılar çıktı basında, ben denk geldiklerimi aşağıya ekleyeceğim:
http://www.red.web.tr/site/haber_detay.asp?haberID=573
http://www.milliyet.com.tr/tiksirincaya-kadar-icmek-/hasan-pulur/yasam/yazardetay/20.01.2011/1341631/default.htm
....8 yıldır kimin yaşam tarzına müdahale ettik? Kimin yaşamına, giyimine kuşamına müdahale ettik? Herkes istediği gibi giyiniyor, istediği gibi eğleniyor, istediği gibi içiyor, hangisine dedik ki, sen ne kadar viski içiyorsun, şarap içiyorsun, ne kadar bira tüketiyorsun? Böyle bir derdimiz oldu mu? Iksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar...Şimdi bir başbakanın, içki içen vatandaşları için böyle ifadeler kullanmasını tartışmaya gerek yok, çünkü nafile tartışmalar bunlar. 8 yıldır yaşadıklarımız bize başbakanın üslubu hakkında yeterince deneyim sağladı. (bkz. "ananı al da git", -hakkını arayan işçiler için "hırsız bunlar", -şehit ailelerine: "askerlik yan gelip yatma yeri değildir", vb..) O sebeple biz başbakanın hizmet ettiği halka karşı kullandığı bu üsluptan çok, kullandığı tabiri doğru yerde mi kullanmış ona bakalım.
"tıksırıncaya kadar" tabiri, pek çok kişinin de bildiği ve dilimize yerleştiği üzere, üstad Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiirinde kullanılmıştır.
![]() |
| Tevfik Fikret (1867-1915) |
Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazi!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret
Şimdi T.C. Başbakanının bu tabiri kullanması için aklıma gelen tek bir kelime var, manidar.
Biz tıksırıncaya kadar içiyoruz, bu arada birileri de tıkrısıncaya, çatlayıncaya kadar yiyorlar..
memleket manzarası bundan ibaret...
afiyet olsun.....
Not: bu konuyu irdeleyen çeşitli yazılar çıktı basında, ben denk geldiklerimi aşağıya ekleyeceğim:
http://www.red.web.tr/site/haber_detay.asp?haberID=573
http://www.milliyet.com.tr/tiksirincaya-kadar-icmek-/hasan-pulur/yasam/yazardetay/20.01.2011/1341631/default.htm
11 Ocak 2011
Yetmez Ama!... dahası lazım..
Balık hafızalı toplumumuz sağolsun, çok kolay unutuyoruz herşeyi... Belki ileride dönüp bakmak gerekir diye, yakın tarihteki bazı gelişmeleri not edelim. Tüm bu adım adım gelişmeleri 2010 yılında yapılan kritik anayasa değişikliği referandumunda "yetmez ama evet!" diyen liberal-muhafazakar kitleye adıyoruz:
(Bu post, benzer olaylar eklendikçe güncellenecek ve canlı tutulacak)
(Bu post, benzer olaylar eklendikçe güncellenecek ve canlı tutulacak)
- Temmuz 2009, Topkapı Sarayı-İstanbul: İdil Biret konseri "Alperen Ocakları"na mensup yaklaşık 50 kişilik grubun sopalarla saldırısına sahne oldu. Konser resepsiyonunda içki içilmesini bahane eden topluluk, etkinliği bastı.
- Eylül 2010, Tophane-İstanbul: Bir sanat galerisi 20 kişilik grubun saldırısına uğradı. İddiaya göre, davette içki içildiğini gerekçe gösteren saldırganlar galerinin camlarını kırdı, davetlilere saldırdı. Olayda 5 kişi yaralandı. Aynı caddede 2 galeriye daha zarar verildi. Olayla ilgili gözaltına alınan 7 kişi daha sonra serbest bırakıldı.
- Ocak 2011, Bornova-İzmir: Bornova Belediyesi şehir tiyatroları oyuncuları ve teknik ekibi, 2 ocak pazar gününün akşamında prova aldıkları tiyatro binasının içinde sopalı ve bıçaklı bir saldırıya uğradılar.. biri ağır yaralı olmak üzere, bir çok tiyatro emekçisi darp edildi, yaralandı, ve en önemlisi büyük bir psikolojıik yıkım yaşadılar. çünkü onlar, izmir ilinin en yoksul semtlerinden biri olan altındağ mahallesinde tiyatro yapıyorlardı. hem de öyle büyük bilet paralarıyla zenginleşmek için değil, yoksul insanların da tiyatro izlemeye hakkı var diyebilmek ve bunu eyleyebilmek için.. ama olmadı..
- Ocak 2011, Mersin: Mersin'deki Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde erkek ve kız öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmaları yasaklandı. Okulda yemekhaneler ayrıldı, sıraların önüne etek giyen kız öğrenciler için ek tahta yapıldı.
- Ocak 2011, Kars: T.C. Başbakanı halen yapımı devam eden ve insanların dostluğunu simgeleyen bir sanat eseri için "ucube" ifadesi kullandı ve derhal yıkılmasını emretti. Heykelin önümüzdeki günlerde Taliban tarzı yıkım görüntüleri eşliğinde yıkılması planlanıyor.
- Ocak 2011, Türkiye: Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun tütün ve alkollü içkilerin satışına ve sunumuna ilişkin usul ve esaslar hakkındaki yeni yönetmeliği ile alkol yasağının ilk adımı atılmış oldu. Bu yönetmelik ile getirilen düzenlemeler kapsamında alkolün sosyal hayatın içinden çıkartılıyor/yasaklanıyor. Düzenlemenin getirdikleri ile ilgili detaylı bilgiler şu linklerde mevcut: http://haber.gazetevatan.com/hicbir-davette-bir-kadeh-sarap-bile-sunulamayacak/351990/2/Ekonomi http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/alkollu-icki-stogunuzu-hazirlayin-haberi-37904
- Ocak 2011, İstanbul: Muhteşem Yüzyıl isimli dizi, bir grup osmanlı sevdalısı tarafından saldırılarla protesto edildi. SAADET Partisi ve Anadolu Gençlik Derneği üyesi bir grup, geçtiğimiz çarşamba günü Show TV ekranlarında yayına giren "Muhteşem Yüzyıl" adlı diziyi düzenledikleri yürüyüş ve basın açıklamasıyla prostesto ettiler. Mehteran eşliğinde gerçekleşen yürüyüşte bazı göstericiler, tarihi gerçekleri yansıtmadığını öne sürdükleri dizinin yol üzerinde gördükleri bilboard ve reklam panolarınındaki afişlerini yırtarak yumurta attılar. Osmanlı padişahının haremi ve günlük hayatı ile ilgili bazı gerçekleri sindiremeyen gruplar, dizinin yasaklanmasına yönelik kampanyalar başlattılar.
04 Ocak 2011
Türk Devrimi ve İslam
Sol Haber Portalı; Peru Komünist Partisi'nin kurucusu José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasını yayınlamış. Bu metin, aslında 1925 yılında Peru Lima'da basılan "Güncel Manzara" başlıklı kitabın "Doğunun Mesajı" bölümü içerisinde bir kısımdır.
Dışarıdan, aydın bir gözün bakışı ile, ilginç ve güzel saptamalar var bence. O sebeple paylaşmak istedim:
Türk Devrimi ve İslam
Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: "Doğa sıçrama yapmaz." Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)
Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos'a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa'da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye'de. Avrupa'nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.
Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye'de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.
Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.
Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.
Wilson'un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol'de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.
Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf'ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.
Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye'ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal'in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr'in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.
Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.
Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye'ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran'ın hayattaki otoritesi azaldı.
Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye'nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.
Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed'in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.
Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve "Türkiye'nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı" demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye'nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.
José Carlos Mariátegui
Çeviri: Can Seven
Kaynak:http://haber.sol.org.tr/dunyadan/perulu-komunistten-1923-devrimi-degerlendirmesi-haberi-37638
Dışarıdan, aydın bir gözün bakışı ile, ilginç ve güzel saptamalar var bence. O sebeple paylaşmak istedim:
Türk Devrimi ve İslam
Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: "Doğa sıçrama yapmaz." Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)
Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos'a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa'da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye'de. Avrupa'nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.
Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye'de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.
Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.
Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.
Wilson'un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol'de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.
Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf'ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.
Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye'ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal'in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr'in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.
Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.
Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye'ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran'ın hayattaki otoritesi azaldı.
Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye'nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.
Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed'in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.
Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve "Türkiye'nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı" demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye'nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.
José Carlos Mariátegui
Çeviri: Can Seven
Kaynak:http://haber.sol.org.tr/dunyadan/perulu-komunistten-1923-devrimi-degerlendirmesi-haberi-37638
24 Temmuz 2007
bir ders
öğrendik ki;
Türkiye'de herşey yolunda,
Bu ülkenin nerdeyse yarısı hayatından memnun
Ülkenin ve kendisinin geleceğinden endişeli değil...
Ne güzel... en azından ülkenin yarısı mutlu...
Paranoyak olan bizlermişiz..
Herşey güllük gülistanlık...
Türkiye'de herşey yolunda,
Bu ülkenin nerdeyse yarısı hayatından memnun
Ülkenin ve kendisinin geleceğinden endişeli değil...
Ne güzel... en azından ülkenin yarısı mutlu...
Paranoyak olan bizlermişiz..
Herşey güllük gülistanlık...
12 Temmuz 2007
absinth

"absinthe" veya "absent" .. olarak da bilinen, %70'in üzerinde alkol içeren, yeşil içecek.. Çok hızlı ve şiddetli etkisi vardır, bu açıdan dünyanın en ekonomik içkisidir (fiyat/performans :)).. 19. yüzyılda orta avrupa'da üretilmeye başlanmış. Şu anda en çok tercih edilenleri Çek Cumhuriyeti'nde üretilmekte.. Şiddetli etkileri sebebiyle pek çok ülkede satışı/ithalatı yasak bildiğim kadarıyla...
Bir rivayete* göre bu içki ile ilgili oscar wilde demiş ki;
ilk evreden sonra nesneleri olmasını istediğiniz gibi görürsünüz.ikinciden sonra nesneleri olmadıkları gibi görürsünüz.ama üçüncü evreden sonra nesneleri gerçekten oldukları gibi görürsünüz ki, en korkunç şeydir bu dünyada...
çok fazla tecrübe etme şansım olmadı bu içkiyi fakat, tecrübe ettiğim kadarıyla ününü hakeden bir içki.. Tadı herkese hitap etmeyebilir tabii..
illüstrasyon: http://tn3-1.deviantart.com/fs9/300W/i/2006/070/0/e/absinth__by_evil1903.jpg
*Oscar Wilde'ın bu sözünün orjinalini araştıramadım, değişik yorumlara rastladım ama. O sebeple "rivayet" dedim..
24 Haziran 2007
Malagueña Salerosa
Aşağıdaki post'ta yer alan listedeki parçalardan birisi.. Her dinlediğimde bende ispanyolca öğrenme isteğini depreştiren parçalardan. İspanyolca çok güzel bir dil, müziğe uyumu konusunda fazla söze de gerek yok açıkçası..
Malagueña Salerosa, değişik kişi ve gruplar tarafından yorumlanmış bir parça.. Ben hemen hepsini severek dinliyorum.. Kill Bill II filminin soundtrack'inde de yer alan, Chingon yorumunu:
Şuradan dinleyebilirsiniz..
Buradan da sözlerine ve ingilizce tercümesine ulaşabilirsiniz..
Hatta şuraya giderseniz, canlı performansını izleyebilirsiniz..
Malagueña Salerosa, değişik kişi ve gruplar tarafından yorumlanmış bir parça.. Ben hemen hepsini severek dinliyorum.. Kill Bill II filminin soundtrack'inde de yer alan, Chingon yorumunu:
Şuradan dinleyebilirsiniz..
Buradan da sözlerine ve ingilizce tercümesine ulaşabilirsiniz..
Hatta şuraya giderseniz, canlı performansını izleyebilirsiniz..
22 Haziran 2007
kukalı saklambaç
gulfi'nin sobe'sine karşılık bir liste benden:
1. head over heels - ACCEPT
2. high hopes - Pink Floyd
3. seperate ways - Journey
4. tom sawyer - Rush
5. I am a mirror - The Alan Parson's Project
6. the one I love - R.E.M
7. sen de başını alıp gitme - Cem Karaca (linkte Nil Burak'la beraber söylediği versiyonu var)
8. kadınım - Tanju Okan
9. malagueña salerosa - Chingon
10. gemiler - Orhan Atasoy
sıralama herhangi bir öncelik gözetmeksizin yapılmıştır. Birini diğerinden daha çok seviyorum diyemiyorum.. Aslında 10 tane ile sınırlamak da pek mümkün değil, ilk aklıma gelen 10 taneyi sıraladım öylece, hemen aklıma gelmeyen, daha çok sevdiğim parçalar da var eminim bolca.. artık idare edin :))
1. head over heels - ACCEPT
2. high hopes - Pink Floyd
3. seperate ways - Journey
4. tom sawyer - Rush
5. I am a mirror - The Alan Parson's Project
6. the one I love - R.E.M
7. sen de başını alıp gitme - Cem Karaca (linkte Nil Burak'la beraber söylediği versiyonu var)
8. kadınım - Tanju Okan
9. malagueña salerosa - Chingon
10. gemiler - Orhan Atasoy
sıralama herhangi bir öncelik gözetmeksizin yapılmıştır. Birini diğerinden daha çok seviyorum diyemiyorum.. Aslında 10 tane ile sınırlamak da pek mümkün değil, ilk aklıma gelen 10 taneyi sıraladım öylece, hemen aklıma gelmeyen, daha çok sevdiğim parçalar da var eminim bolca.. artık idare edin :))
24 Mayıs 2007
küçük insanlar
küçük insanlar vardır bilirsiniz
fiziksel olarak küçüklükten bahsetmiyorum tabii ki,
kişilik olarak küçüktürler..
birilerine yaranmak zorunda hissederler kendilerini daima,
kraldan çok kralcılardır,
kendilerini kaptırırlar kralcı olurken, sınırlarını aşarlar fazlasıyla
tabii bir de "her devrin adamı"dırlar..
küçük olduklarını umursamadan insanlara saldırırlar,
iftira ve hakaret en önemli silahlarıdır,
akılları sıra çirkeflikle üste çıkacaklardır..
ama sonuçta onlar "küçük insanlardır"
bilirsiniz hepiniz..
etrafınızda vardır mutlaka küçük insanlar
küçük insanlar üzerine bir alıntı:
Küçük insanlar... Büyük gölgeler...
“Küçük insanların büyük gölgeleri olur bazen”...
Ve o gölgeler, bir süre ‘gerçekmiş’ gibi algılanır!..
Göz yanılması bir ‘ilizyon’dur yaşadığımız...
Bazıları ‘gerçek’ sanır!..
Bazıları anlar işin ‘yalan’ olduğunu da çözemez bir türlü sırrını...
Kimi, farkına varır bunun, söylemez sadece...
Cesareti bulamaz söyleyecek kadar...
“Gölgeyle” selamlaşır!..
Ayağını ‘gölgeye’ göre denk alır!..
Kimi, farkına dahi varmaz, ‘küçük insanlara’ sunar ‘büyük’ hürmetlerini!..
Kimi bilir, bekler sadece...
Bekler...
O günü...
Gölgenin kaybolacağını bilerek...
***
Kimi ‘insan’, kendini ‘gölgesi’ sanır sadece...
O’nu yaşar!..
Aldanır!..
“Ne kadar büyük insanmışım” diyerek, kendi yalanlarına kendisi kanar önce...
Kocaman gölgesine, önce, kendisi sığınır...
Küçük insanların büyük gölgeleri, geçicidir ama...
Ne zaman ki ‘güneş’ vurmaz üzerine, ne zaman ki ışık çevirir yönünü bir başka güzelliğe... Ne zaman ki ‘gerçekleri’ aydınlatır sadece...
Ne zaman ki ‘rüzgar’ kocaman
gölgeleri sürüklemez de tam karşısına alır...
Rüzgara karşı yürüyemez, ne küçük insanlar... Ne de kocaman gölgeleri...
Ve çok iyi bilinir ki, her ‘gölge
oyunu’nun vardır bir ‘son’ perdesi!..
Zil çalar...
Işıklar kapanır...
Küçük insanların gölgeleri kaybolur, an gelir...
Kendileri kalır...
Küçücük...
İnsanlar...
Ve fark etmezsiniz!..
Kaybolurlar, yok olurlar, silinirler
sessizce...
Aman dikkat ediniz ne olur,
basmayınız üzerlerine...
Bırakınız, yaşasınlar ‘gölgeleri’ olmadan da...
Yaşasınlar, hak ettikleri kadar ‘değer’ bularak...
Yaşasınlar, ‘gölgesiz’ gerçeklerini...
Çırılçıplak!..
Çıkarsız!..
Yalansız!..
Ve hak ettikleri kadar, sadece...
***
Lütfen bir bakınız çevrenize, alıcı gözle bir bakınız...
İyice düşününüz...
Ve seçiniz onları birer birer...
Gölgeleri büyük, küçük insanları...
Evet, görebilirsiniz!..
Cenk Mutluyakalı
kaynak: http://www.yeniduzengazetesi.com/printa.php?col=1&art=3859
fiziksel olarak küçüklükten bahsetmiyorum tabii ki,
kişilik olarak küçüktürler..
birilerine yaranmak zorunda hissederler kendilerini daima,
kraldan çok kralcılardır,
kendilerini kaptırırlar kralcı olurken, sınırlarını aşarlar fazlasıyla
tabii bir de "her devrin adamı"dırlar..
küçük olduklarını umursamadan insanlara saldırırlar,
iftira ve hakaret en önemli silahlarıdır,
akılları sıra çirkeflikle üste çıkacaklardır..
ama sonuçta onlar "küçük insanlardır"
bilirsiniz hepiniz..
etrafınızda vardır mutlaka küçük insanlar
Bir Yerde Küçük İnsanların Gölgeleri Büyüyorsa Orada Güneş Batıyor Demektir
küçük insanlar üzerine bir alıntı:
Küçük insanlar... Büyük gölgeler...
“Küçük insanların büyük gölgeleri olur bazen”...
Ve o gölgeler, bir süre ‘gerçekmiş’ gibi algılanır!..
Göz yanılması bir ‘ilizyon’dur yaşadığımız...
Bazıları ‘gerçek’ sanır!..
Bazıları anlar işin ‘yalan’ olduğunu da çözemez bir türlü sırrını...
Kimi, farkına varır bunun, söylemez sadece...
Cesareti bulamaz söyleyecek kadar...
“Gölgeyle” selamlaşır!..
Ayağını ‘gölgeye’ göre denk alır!..
Kimi, farkına dahi varmaz, ‘küçük insanlara’ sunar ‘büyük’ hürmetlerini!..
Kimi bilir, bekler sadece...
Bekler...
O günü...
Gölgenin kaybolacağını bilerek...
***
Kimi ‘insan’, kendini ‘gölgesi’ sanır sadece...
O’nu yaşar!..
Aldanır!..
“Ne kadar büyük insanmışım” diyerek, kendi yalanlarına kendisi kanar önce...
Kocaman gölgesine, önce, kendisi sığınır...
Küçük insanların büyük gölgeleri, geçicidir ama...
Ne zaman ki ‘güneş’ vurmaz üzerine, ne zaman ki ışık çevirir yönünü bir başka güzelliğe... Ne zaman ki ‘gerçekleri’ aydınlatır sadece...
Ne zaman ki ‘rüzgar’ kocaman
gölgeleri sürüklemez de tam karşısına alır...
Rüzgara karşı yürüyemez, ne küçük insanlar... Ne de kocaman gölgeleri...
Ve çok iyi bilinir ki, her ‘gölge
oyunu’nun vardır bir ‘son’ perdesi!..
Zil çalar...
Işıklar kapanır...
Küçük insanların gölgeleri kaybolur, an gelir...
Kendileri kalır...
Küçücük...
İnsanlar...
Ve fark etmezsiniz!..
Kaybolurlar, yok olurlar, silinirler
sessizce...
Aman dikkat ediniz ne olur,
basmayınız üzerlerine...
Bırakınız, yaşasınlar ‘gölgeleri’ olmadan da...
Yaşasınlar, hak ettikleri kadar ‘değer’ bularak...
Yaşasınlar, ‘gölgesiz’ gerçeklerini...
Çırılçıplak!..
Çıkarsız!..
Yalansız!..
Ve hak ettikleri kadar, sadece...
***
Lütfen bir bakınız çevrenize, alıcı gözle bir bakınız...
İyice düşününüz...
Ve seçiniz onları birer birer...
Gölgeleri büyük, küçük insanları...
Evet, görebilirsiniz!..
Cenk Mutluyakalı
kaynak: http://www.yeniduzengazetesi.com/printa.php?col=1&art=3859
boğa güreşi

ilahi adalet... keşke her zaman yerini bulsa...
boğa güreşleri insanların uyguladığı vahşetin en önemli örneklerinden. Bir arena/stadyum dolusu insan "matador" denilen şahsiyetin olan biten hakkında bir fikri olmayan zavallı başka bir canlıyı yavaş yavaş, acı çeke çeke öldürmesini izler ve bundan haz alır..
bu vahşette tarafım... boğadan yana...
fotoğraf: http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=2276&p=13&rid=2
21 Mayıs 2007
bir kitap: Amithãra - “Mina’nın Çığlığı”
İlk defa bir arkadaşımın/tanıdığımın kitabı yayımlandı.
Künyesi:
Amithãra - “Mina’nın Çığlığı”
Neşe Günfer BİLGİN
Arion Yayıncılık
Mart, 2007
Geçen hafta başında alıp, okumaya başladım.. Şu ana kadar yarısına gelebildim. Kitabı bitirince belki ayrıca tekrar yorum yazarım ama okuduğum kadarıyla oldukça sürükleyici, anlatım dili güzel, başarılı bir kitap..
RPG'de başarılı bir oyuncu olduğunu bildiğim bir yazarı olduğu için, kurgusunun sağlam ve güzel olmasına hiç şaşırmadım..
Fantastik kurgudan hoşlanıyorsanız, atlamayın, okuyun derim..
"Gerçekliğin acı ninnisi uyutmaya çalışırken insanlığı, fantastik bir masalın dizeleri uyandırabilir sadece, farklılığı yaratacak olanları. Uyanmak isteyenlere..."
Kitapla ilgili birkaç link:
http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=148544
http://www.arionyay.com.tr/YENI.HTML
http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/39188.htm
http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=245930
çirkeflik
cumartesi akşamı galatasaray-fenerbahçe maçı vardı.. maçı izlemedim, spor programlarını filan da takip etmedim.. maç sırasında bulunduğum mekanda izlenen maça, arada uzaktan göz ucuyla baktım..
bu maçta yaşananlar tek kelimeyle tarif edilebilir: çirkeflik
bir galatasaraylı olarak utandım.. her ne sebeple olursa olsun, ne türlü bir kışkırtma, ne türlü bir amaç olursa olsun o gün tirübünde olanların haklı bir sebebi olamaz..
çok ağır bir ceza verilmesi, bu cezanın arkasında durulması ve bundan sonra da takım ayrımı yapılmaksızın bu cezaların uygulanması gerekmektedir...
hazımsızlık kötü bir karakter özelliğidir...
bu maçta yaşananlar tek kelimeyle tarif edilebilir: çirkeflik
bir galatasaraylı olarak utandım.. her ne sebeple olursa olsun, ne türlü bir kışkırtma, ne türlü bir amaç olursa olsun o gün tirübünde olanların haklı bir sebebi olamaz..
çok ağır bir ceza verilmesi, bu cezanın arkasında durulması ve bundan sonra da takım ayrımı yapılmaksızın bu cezaların uygulanması gerekmektedir...
hazımsızlık kötü bir karakter özelliğidir...
04 Mayıs 2007
istatistik dehası
son zamanlarda beni en çok güldüren videolardan birisini sizinle paylaşmak istedim:
savaştan yeni çıkmış, yeni kurulmuş Atatürk Türkiye'si ile günümüz Türkiye'si karşılaştırılıyor.. bu kadar da olmaz dedirten, ama bir o kadar da güldüren istatistik dehası ürünü... siz de izleyin, siz de eğlenin..
savaştan yeni çıkmış, yeni kurulmuş Atatürk Türkiye'si ile günümüz Türkiye'si karşılaştırılıyor.. bu kadar da olmaz dedirten, ama bir o kadar da güldüren istatistik dehası ürünü... siz de izleyin, siz de eğlenin..
30 Nisan 2007
bir-iki husus
yine ihmal ettim buraları, kısa kısa yazayım yeni haftanın ilk gününde;
öncelikle, bir önceki postda da belirttiğim gibi 23 Nisan'daki 3 günlük tatilden istifade, ilk dalış maceramı yaşadım.. Ankara'daki 2 günlük teorik eğitimin ardından Marmaris'te 3 günde 6 dalış yaptım.. ilk 4'ü daha çok kıyafetleri, malzemeleri tanımak, yüzeyde ve su altında yapılması gerekenleri öğrenmekle geçti.. Son iki dalış çok daha güzel ve eğlenceliydi.. Sonuçta brövemizi aldık, artık 1 yıldız dalıcıyız :) Ankara'da bile hava gülün güneşlikken Marmaris'te havanın kapalı ve rüzgarlı, rağmurlu olması pek hoş olmadı tabii.. özellikle ıslak dalış kıyafetlerini rüzgarda giymeye çalışmak (acemilik de var), henüz ısınmamış denize atlamak, işin zorlu taraflarıydı.. Ama son iki dalışta anlamlı derinliklere inip, keyifle balıkların arasında gezinmek hepsini unutturdu.. henüz denememiş olanlara şiddetle tavsiye ederim.. Sağlık yönünden bir engeliniz yoksa, herkesin yapabileceği bişey, zor değilmiş :) ben bile daldım :))

Kendimi bir konuda takdir ettim bu sabah.. şehir dışında olmadığım veya aksi bir durum olmadığı sürece haftada 3 gün spor yapmaya devam ediyorum.. Hem de sabah 6'da kalkıp, üşenmeden, zevkle yapıyorum... Bundan sonra da böyle sürecek umarım.. aferim bana :)
dün (29 Nisan'da) İstanbul Çağlayan'da yine yüzbinlerce yiğit insan toplandı, haykırdı.. Ben de orda bulunmayı isterdim fakat malesef yoktum.. Babam gitmiş ama gurur duydum :) 1000 Dirilmiş kıtayı bakalım bu sefer ne diye küçümsemeye çalışacaklar... milletin haykırışlarına daha ne kadar kulaklarını tıkayabilecekler..
sağlıcakla...
not: fotoğraf yeni geldi, ekledim posta.. fatih'in photoshop becerileri ile zenginleştirilmiştir :)
öncelikle, bir önceki postda da belirttiğim gibi 23 Nisan'daki 3 günlük tatilden istifade, ilk dalış maceramı yaşadım.. Ankara'daki 2 günlük teorik eğitimin ardından Marmaris'te 3 günde 6 dalış yaptım.. ilk 4'ü daha çok kıyafetleri, malzemeleri tanımak, yüzeyde ve su altında yapılması gerekenleri öğrenmekle geçti.. Son iki dalış çok daha güzel ve eğlenceliydi.. Sonuçta brövemizi aldık, artık 1 yıldız dalıcıyız :) Ankara'da bile hava gülün güneşlikken Marmaris'te havanın kapalı ve rüzgarlı, rağmurlu olması pek hoş olmadı tabii.. özellikle ıslak dalış kıyafetlerini rüzgarda giymeye çalışmak (acemilik de var), henüz ısınmamış denize atlamak, işin zorlu taraflarıydı.. Ama son iki dalışta anlamlı derinliklere inip, keyifle balıkların arasında gezinmek hepsini unutturdu.. henüz denememiş olanlara şiddetle tavsiye ederim.. Sağlık yönünden bir engeliniz yoksa, herkesin yapabileceği bişey, zor değilmiş :) ben bile daldım :))

Kendimi bir konuda takdir ettim bu sabah.. şehir dışında olmadığım veya aksi bir durum olmadığı sürece haftada 3 gün spor yapmaya devam ediyorum.. Hem de sabah 6'da kalkıp, üşenmeden, zevkle yapıyorum... Bundan sonra da böyle sürecek umarım.. aferim bana :)
dün (29 Nisan'da) İstanbul Çağlayan'da yine yüzbinlerce yiğit insan toplandı, haykırdı.. Ben de orda bulunmayı isterdim fakat malesef yoktum.. Babam gitmiş ama gurur duydum :) 1000 Dirilmiş kıtayı bakalım bu sefer ne diye küçümsemeye çalışacaklar... milletin haykırışlarına daha ne kadar kulaklarını tıkayabilecekler..
sağlıcakla...
not: fotoğraf yeni geldi, ekledim posta.. fatih'in photoshop becerileri ile zenginleştirilmiştir :)
16 Nisan 2007
selam olsun!

Türk demokrasi tarihinin en büyük, en heyecan verici gösterisini gerçekleştiren muhteşem topluluğa, yüzbinlerce yiğit insana buradan selam olsun...

Milletin Meclisinin başkanı da dahil, bu mitingden korkan, çamur atan, insanlar katılmasın diye provakasyon tehditleri savuranlar gördü bu güzel insanların nasıl uygar, seviyeli ve coşkulu olduklarını...

Bu uyanışı görmezden gelen, nerdeyse yok sayan, sözde cumhuriyetçi basın kuruluşlarına (Doğan grubu başta olmak üzere) da gereken tepkiyi vermelidir insanlar..
iyi ki varsınız.. umutsunuz..
hepinize selam olsun!!
09 Nisan 2007
rejim değişikliği
28 Mart 2007
Bursa
Geçtiğimiz hafta sonu (23-24 Mart 2007), ADT Bursa Açık Dart Turnuvası için Bursa'daydım.. Çook uzun zaman önce gitmiştim Bursa'ya daha önce, bu gidişimde çok fazla gezme şansı bulamasam da, gezidğim gördüğüm kadarıyla çok sevdim Bursa'yı.. Biraz plansız yapılaşma ve yetersiz yollar sebebiyle kent merkezinde trafik sorunu var görünüyor ama onun dışında hem tarihi dokusu ile hem de doğal güzellikleri ile güzel şehir Bursa.. Bi ara sadece gezmek için de gideceğim..
Genelde yediğin içtiğin senin olsun denir ama, Bursa'da bolca iskender yedik, bira içtik.. Sanırım Bursa'nın yıllık alkol tüketimine bu turnuva için gelenler, hatırı sayılır bir artış sağlamıştır.. bkz.: mizansen haber
Eğlenceli ama bir o kadar da yorucu bir hafta sonu oldu.. Ankara'dan 2 otobüsle yapılan yolculuk, eğlenceliydi.. Bol alkollü ve bolca ihtiyaç molalıydı.. Dönüş yolculuğu geç başlaması ve geç bitmesi sebebiyle fazladan yorgunluğa sebep oldu...
Turnuva organizasyonu genel olarak iyiydi, tek sorun turnuvanın yapıldığı salonun küçük, basık ve yetersiz havalandırmaya sahip olmasıydı..
Turnuvaya herhangi iddia ve beklentiyle katılmadım, nitekim gruptan çıkıp, 2 tur oynadıktan sonra elendim.. O açıdan pek bir kazanç/kayıp yaşamadım..
Netice itibarı ile, güzel şehir Bursa..
Genelde yediğin içtiğin senin olsun denir ama, Bursa'da bolca iskender yedik, bira içtik.. Sanırım Bursa'nın yıllık alkol tüketimine bu turnuva için gelenler, hatırı sayılır bir artış sağlamıştır.. bkz.: mizansen haber
Eğlenceli ama bir o kadar da yorucu bir hafta sonu oldu.. Ankara'dan 2 otobüsle yapılan yolculuk, eğlenceliydi.. Bol alkollü ve bolca ihtiyaç molalıydı.. Dönüş yolculuğu geç başlaması ve geç bitmesi sebebiyle fazladan yorgunluğa sebep oldu...
Turnuva organizasyonu genel olarak iyiydi, tek sorun turnuvanın yapıldığı salonun küçük, basık ve yetersiz havalandırmaya sahip olmasıydı..
Turnuvaya herhangi iddia ve beklentiyle katılmadım, nitekim gruptan çıkıp, 2 tur oynadıktan sonra elendim.. O açıdan pek bir kazanç/kayıp yaşamadım..
Netice itibarı ile, güzel şehir Bursa..
19 Mart 2007
Çanakkale geçilmez!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







