26 Ocak 2011

TRON

1982 yapımı efsane bilim-kurgu filmi Tron'un yeni versiyonu; TRON: Legacy (2010) adı ile çok yakında vizyonda olacak. Yeni filmi göreceğiz tabii ama, yenisini izlemeden önce eskisini hatırlamak, yad etmek gerekiyor.
Filmin özellikle Lightbike sahnesi çok etkileyiciydi (dönemine göre tabii).
 


Yeni film, 3D olarak yakın zamanda sinemalarımızda gösterime girecek. Yenisini izlemeden önce 1982 versiyonunu izlemenizi tavsiye ederim.
Bu film hakkında bilgilere buradan veya  şuradan bakabilirsiniz.

Yeni filmin afişlerinden birisi

Bu da yeni filmin tanııtm görüntülerinden, yine güzel bir Lightbike sahnesi ile:


Yeni film hakkında da şuradan bilgi alabilirsiniz.

20 Ocak 2011

Tıksırıncaya Kadar....da, içecek miyiz, yiyecekler mi?

T.C. Başbakanı, bir kaç gün önce, içki yasaklarına gelen tepkilerle ilgili bir açıklama yaparken şöyle bir cümle kurdu:
....8 yıldır kimin yaşam tarzına müdahale ettik? Kimin yaşamına, giyimine kuşamına müdahale ettik? Herkes istediği gibi giyiniyor, istediği gibi eğleniyor, istediği gibi içiyor, hangisine dedik ki, sen ne kadar viski içiyorsun, şarap içiyorsun, ne kadar bira tüketiyorsun? Böyle bir derdimiz oldu mu? Iksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar...
Şimdi bir başbakanın, içki içen vatandaşları için böyle ifadeler kullanmasını tartışmaya gerek yok, çünkü nafile tartışmalar bunlar. 8 yıldır yaşadıklarımız bize başbakanın üslubu hakkında yeterince deneyim sağladı. (bkz. "ananı al da git", -hakkını arayan işçiler için "hırsız bunlar",  -şehit ailelerine: "askerlik yan gelip yatma yeri değildir", vb..) O sebeple biz başbakanın hizmet ettiği halka karşı kullandığı bu üsluptan çok, kullandığı tabiri doğru yerde mi kullanmış ona bakalım.
"tıksırıncaya kadar" tabiri, pek çok kişinin de bildiği ve dilimize yerleştiği üzere, üstad Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiirinde kullanılmıştır.
Tevfik Fikret (1867-1915)

Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazi!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

Şimdi T.C. Başbakanının bu tabiri kullanması için aklıma gelen tek bir kelime var, manidar.

Biz tıksırıncaya kadar içiyoruz, bu arada birileri de tıkrısıncaya, çatlayıncaya kadar yiyorlar..
memleket manzarası bundan ibaret...

afiyet olsun.....

Not: bu konuyu irdeleyen çeşitli yazılar çıktı basında, ben denk geldiklerimi aşağıya ekleyeceğim:
http://www.red.web.tr/site/haber_detay.asp?haberID=573
http://www.milliyet.com.tr/tiksirincaya-kadar-icmek-/hasan-pulur/yasam/yazardetay/20.01.2011/1341631/default.htm

11 Ocak 2011

Yetmez Ama!... dahası lazım..

Balık hafızalı toplumumuz sağolsun, çok kolay unutuyoruz herşeyi... Belki ileride dönüp bakmak gerekir diye, yakın tarihteki bazı gelişmeleri not edelim. Tüm bu adım adım gelişmeleri 2010 yılında yapılan kritik anayasa değişikliği referandumunda "yetmez ama evet!" diyen liberal-muhafazakar kitleye adıyoruz:

(Bu post, benzer olaylar eklendikçe güncellenecek ve canlı tutulacak)
  • Temmuz 2009, Topkapı Sarayı-İstanbul: İdil Biret konseri "Alperen Ocakları"na mensup yaklaşık 50 kişilik grubun sopalarla saldırısına sahne oldu. Konser resepsiyonunda içki içilmesini bahane eden topluluk, etkinliği bastı.





  • Eylül 2010, Tophane-İstanbul: Bir sanat galerisi 20 kişilik grubun saldırısına uğradı. İddiaya göre, davette içki içildiğini gerekçe gösteren saldırganlar galerinin camlarını kırdı, davetlilere saldırdı. Olayda 5 kişi yaralandı. Aynı caddede 2 galeriye daha zarar verildi. Olayla ilgili gözaltına alınan 7 kişi daha sonra serbest bırakıldı. 
  •  Ocak 2011, Bornova-İzmir: Bornova Belediyesi şehir tiyatroları oyuncuları ve teknik ekibi, 2 ocak pazar gününün akşamında prova aldıkları tiyatro binasının içinde sopalı ve bıçaklı bir saldırıya uğradılar.. biri ağır yaralı olmak üzere, bir çok tiyatro emekçisi darp edildi, yaralandı, ve en önemlisi büyük bir psikolojıik yıkım yaşadılar. çünkü onlar, izmir ilinin en yoksul semtlerinden biri olan altındağ mahallesinde tiyatro yapıyorlardı. hem de öyle büyük bilet paralarıyla zenginleşmek için değil, yoksul insanların da tiyatro izlemeye hakkı var diyebilmek ve bunu eyleyebilmek için.. ama olmadı..

  • Ocak 2011, Mersin: Mersin'deki Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde erkek ve kız öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmaları yasaklandı. Okulda yemekhaneler ayrıldı, sıraların önüne etek giyen kız öğrenciler için ek tahta yapıldı.

  • Ocak 2011, Kars: T.C. Başbakanı halen yapımı devam eden ve insanların dostluğunu simgeleyen bir sanat eseri için "ucube" ifadesi kullandı ve derhal yıkılmasını emretti. Heykelin önümüzdeki günlerde Taliban tarzı yıkım görüntüleri eşliğinde yıkılması planlanıyor.

 
  • Ocak 2011, İstanbul: Muhteşem Yüzyıl isimli dizi, bir grup osmanlı sevdalısı tarafından saldırılarla protesto edildi. SAADET Partisi ve Anadolu Gençlik Derneği üyesi bir grup, geçtiğimiz çarşamba günü Show TV ekranlarında yayına giren "Muhteşem Yüzyıl" adlı diziyi düzenledikleri yürüyüş ve basın açıklamasıyla prostesto ettiler. Mehteran eşliğinde gerçekleşen yürüyüşte bazı göstericiler, tarihi gerçekleri yansıtmadığını öne sürdükleri dizinin yol üzerinde gördükleri bilboard ve reklam panolarınındaki afişlerini yırtarak yumurta attılar. Osmanlı padişahının haremi ve günlük hayatı ile ilgili bazı gerçekleri sindiremeyen gruplar, dizinin yasaklanmasına yönelik kampanyalar başlattılar.


05 Ocak 2011

Pastafaryanizm Kutsal Kitabı Kitapçılarda



İlk defa bir dine ait kutsal kitaba, birinci baskısından erişme şansı mevcut:
Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı (Türkçe olarak) bu sene çıktı..
Baskıcı semavi dinlere ve yaratılış safsatasının bazı okullarda ders olarak okutulmasına tepki olarak doğan pastafaryanizme ait kutsal kitap sonunda Türkiye'de de yayınlandı.. Türkiye'deki pastafaryanların gözü aydın :)
Kitaba hemen hemen tüm kitapçılardan erişebiliyorsunuz.. henüz bozulmamış tek kutsal kitap sonuçta...



Dünyada bilinen en eğlenceli dinlerden birisinin kutsal kitabında musevilerin 10 emir'ine benzer şekilde 8 tane "yapmazsanız çok memnun olurum" maddesi var. Kutsal kitaba göre uçan spagetti canavarı, korsan kaptan mosey’ye on taş tablete yazdığı öğütlerini göndermiş, fakat tabletlerden ikisi dağdan indirilirken kırılarak geriye sekiz tanesi kalmıştır.

  1. ilahi eriştevi şahsımdan bahsederken, “en dindar benim” diyen dangalak sahte sofular gibi davranmazsanız çok memnun olurum. bazı insanlar bana inanmıyorsa, sorun değil. cidden, o kadar da kibirli değilim ben. üstelik bu onlarla ilgili değil, konuyu değiştirmeyin.
  2. varlığımı başkalarına zulmetmek, onları baskı altına almak, cezalandırmak, bağırsaklarını deşmek ve/veya, ne bileyim, onlara kötü davranmak için kullanmazsanız çok memnun olurum. kendinizi ya da başkalarını kurban etmenizi beklemiyorum, ayrıca saflık içme suyu için geçerli bir niteliktir, insanlar için değil.
  3. insanları görünüşlerine veya kılık kıyafetlerine, konuşma biçimlerine ya da… neyse işte, neticede kardeş kardeş oynayın, tamam mı? ha, bir de şunu o kalın kafalarınıza sokun: kadın = insan. erkek = insan. aynı yani. biri öbüründen daha iyi değil, tabii mevzubahis moda olmadığı sürece – çünkü üzgünüm ama modayı kadınlara ve camgöbeğiyle fuşya arasındaki farkı bilen erkeklere vermiş bulunuyorum.
  4. size ya da ruhen ve bedenen rüşte ermiş gönüllü partnerinize yakışıksız gelen davranışlarda bulunmazsanız çok memnun olurum. itirazı olanlara tabiri caizse “sittirin” diyeceğim, ki bunu yakışıksız bulmaları halinde televizyonu bir zahmet kapatıp değişiklik olsun diye yürüyüşe falan çıkabilirler mesela.
  5. başkaları hakkında bağnaz, kadın düşmanı, nefret dolu fikirler besleyenlere aç karnına kafa tutmazsanız çok memnun olurum. önce yemek yiyin, pezevenklerin peşine sonra düşün.
  6. ilahi eriştevi şahsım adına milyonlarca dolarlık kiliseler, tapınaklar, camiler, mabetler inşa etmezseniz çok memnun olurum. o parayı şu işlerden birine harcamanız çok daha iyi (istediğinizi seçin): a. yoksulluğa son vermek. b. hastalıkları tedavi etmek. c. barış içinde yaşamak, tutkuyla sevmek ve kablolu televizyonun ücretini azaltmak. kompleks karbonhidrattan oluşan âlimi mutlak bir varlık olabilirim, ama hayattaki basit şeylerden keyif alıyorum. bir bildiğim vardır herhalde. ben yaratıcıyım ne de olsa.
  7. sağda solda insanlara sizinle konuştuğumu söylemezseniz çok memnun olurum. o kadar ilginç değilsiniz. aşın artık bunları. size diğer insanları sevmenizi söyledim, jeton düşmedi mi hâlâ?
  8. şayet ziyadesiyle deri / kayganlaştırıcı / alengirli zımbırtının dahil olduğu taraklarda beziniz varsa, başkalarına size davranılmasını istediğiniz gibi davranmazsanız çok memnun olurum. ama şayet karşı tarafın da o taraklarda bezi varsa (bkz. madde 4), o zaman tadını çıkarın, resim çekin ve n’olursunuz prezervatif kullanın! filvaki, bu dediğim bir lastik parçasından ibaret. neticede o işi yaparken zevk almanızı önlemesini isteseydim alete diken falan eklerdim.
RAmen

Kitap ve Pastafaryanizm hakkında detaylı bilgi şurada:

04 Ocak 2011

Türk Devrimi ve İslam

Sol Haber Portalı; Peru Komünist Partisi'nin kurucusu José Carlos Mariátegui'nin "Türk Devrimi ve İslam" çalışmasını yayınlamış. Bu metin, aslında 1925 yılında Peru Lima'da basılan "Güncel Manzara" başlıklı kitabın "Doğunun Mesajı" bölümü içerisinde bir kısımdır.


Dışarıdan, aydın bir gözün bakışı ile, ilginç ve güzel saptamalar var bence. O sebeple paylaşmak istedim:






Türk Devrimi ve İslam

Demokrasi devrimcilerin sabırsızlığına karşı evrimci bir tez sunuyor: "Doğa sıçrama yapmaz." Fakat, araştırma ve tecrübeler bu mutlak tezle mütemadiyen çelişiyor. Biyoloji ve tarih alanlarında evrimcilik-karşıtı akımlar beliriyor. Aynı zamanda, güncel olaylar evrim yatağına sığmıyor. Diğer krizlerle birlikte, dünya savaşı, açık ki bu zayıf evrimciliğin krizini de hızlandırdı. (Şu zamanda ortaya çıkmış olsa idi darwinizm bu kadar kredi alamaz, zamanı çok geriden takip ettiği söylenirdi.)

Türkiye örneğin, alışılmışın dışında, ve çok hızlı bir değişime ev sahipliği ediyor. Sadece beş yılda, Türkiye’nin yasalarında, rotasında ve anlayışında radikal değişiklikler yaşandı. Beş yıl Sultanın bütün gücünü Demos'a [halka] ve eski bir teokrasi yerini halkçı-liberal ve laik bir cumhuriyete bıraktı. Türkiye bir sıçrayışta kendini, daha önceden egzotik, yabancı ve etkisiz olduğu Avrupa'da şekillendirdi. Hayat artık yeni bir işleyişe kavuşuyor Türkiye'de. Avrupa'nın hareketliliğine, duygularına ve sorunlarına sahip. Sosyal meseleler neredeyse Avrupa’daki acılığıyla ortaya çıkıyor. Komünist dalga orada da hissediliyor. Şu anda Türk toplumu çokeşlilikten vazgeçiyor, tekeşliliğe dönüyor, yargılama anlayışını geliştiriyor ve Avrupa alfabesini öğreniyor. Özetle, Avrupa medeniyetinde yer almak üzerine yapılanıyor; ve bunu yaparken, hiçbir garip ya da dış öznenin zorlamasıyla değil kendi iç dinamiğiyle hareket ediyor.

Tarihin en hızlı değişimlerinden birine şahit oluyoruz. Türk ruhu, kendini tamamen İslam’a teslim etmiş ve bu dinin doktrinine tamamen yapışmış görünüyordu. İslam, bilindiği gibi sadece bir dini ve ahlaki sistem değil; aynı zamanda politik, sosyal ve yasal bir doktrin. Dini yasalarla ilgili olarak, Kuran, inananlarına ahlaki, hukuki, tüzel ve sağlıkla alakalı kurallar belirler. Bu evrensel bir yasa, kozmik bir sistemdir. Türkiye'de hayat bu anlamda batılı hayattan farklıydı. Batıda kullanışlı ve pratik olan, İslam’da etik ve dinidir. Dolayısıyla, çeşitli medeniyetlerin hukuğunda ve yargısal kurumlarında farklı esin kaynakları söz konusuydu. İslamizmin Halifesi, Türkiye’de, dünyevi iktidarı muhafaza ediyordu. Halife ve Sultan’dı. Kilise ve devlet tek bir kurumu oluşturuyordu. Bunun yüzeyinde bazı Avrupalı fikirler boy atmaya, batılı tohumlar filiz vermeye başlıyordu. 1908 devrimi Türkiye’de Avrupa’nın liberalizm, bilim ve moda akımlarının hâkim olmasında itekleyici bir güç olmuştu. Fakat Kuran Türk toplumunu yönetmeyi sürdürüyordu. Osmanlı biliminin temsilcileri, genel olarak, ulusun İslam içinde gelişeceğini düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Fatin Efendi, islamizmin gelişiminin “yabancılardan yapılacak ithalatlarla değil, içeride bir evrimle başarılacağını” söylüyordu. Doktor Şehabettin Bey, spekülasyon kabiliyetinden yoksun olan Türk halkının “asla sapkınlık ya da mezhepçilik yapmaya muktedir olamayacağını” ve yeterince yaratıcı bir tahayyülünün bulunmadığını ekliyordu. Bu, inançlarını ıslah etme ihtiyacını hissetmek açısından oldukça eleştirel bir yargıydı. Sonuç olarak, Türk teokrasisinin geleceğine saygı, aşırı iyimser ve güven dolu öngörüler egemendi. Batı düşüncesinin ülkeye girişine, ekonomi ve üretimin yeni çıkarlarına pek prim verilmiyordu.

Hızlıca Türk devriminin başlıca bölümlerine göz atalım.

Hatırlamakta yarar var, Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Avrupa tarafından ikinci sınıf ve barbar bir halk olarak görülmekteydi. Meşhur kapitülasyon sistemi Avrupalılar’a değişik yasal ayrıcalıklar tanımaktaydı. Avrupalılar, Türkiye’de özel bir ayrıcalıktan faydalanmaktaydı ve Kuran’ın ve memurlarının üzerinde bulunmaktaydı. Daha sonra, Balkan Savaşları, Osmalı’yı gücünden ve egemenliğinden yoksun bıraktı. Ve ardından Büyük Savaş geldi. Kaderi, Türkiye’yi Avusturya-Almanya tarafına itti. Düşman bloğun kazanması Türkler’in sonu gibi görünüyordu. İtilaf [devletleri], Türkiye’ye kin ve nefretle bakıyordu. Türkiye’yi savaşın kanlı ve tehlikeli bir şekilde uzamasına sebep olmakla suçluyor ve inanılmaz bir cezayla tehdit ediyordu.

Wilson'un kendisi dahi, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterdiği hassasiyete rağmen, Türkler’e merhamet gösterme niyetinde değildi. Üniversiteli ve presbiteryen kalbinin bütün yumuşaklığı Ermeniler ve Yahudiler tarafından ele geçirilmişti. Wilson Türk halkının Avrupa medeniyetine yabancı olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’dan hepten dışlanması gerektiğini düşünüyordu. İngiltere, Konstantinopol, Boğazlar ve Türk petrollerine sahip olmak istiyor ve haliyle bu düşünceyi destekliyordu. Türkleri Asya’ya itmek için acele ediliyordu. Konstantinopol'de kazananların isteklerine göre bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin görevi ülkenin kötürüm bırakılmasına göz yummak, bunu uysalca kabul etmekti. Hayalperest Türk ruhu bu dramatik ve sancılı anda tepki göstermeyi seçti. Anadolu’da, bölgenin komutanı Mustafa Kemal Paşa ortaya çıktı. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti doğdu. Ankara’da Büyük Millet Meclisi şekillendi. Ve ortaya yeni devrimci unsurlar çıktı. Yeşil Ordu, halk zümresi ve Komünist Parti. Hepsinin ortak tavrı, emperyalizme karşı direniş, İstanbul hükümetinin evcilliği ve iktidarsızlığı yüzünden geçersiz olması ve yeni bir toplumsal ve siyasal örgütlenme yapılmasından yanaydı.

Türklerin bu ayağa kalkışı, az da olsa İtilaf'ın niyetlerini engellemişti. Sevr Konferansı’nda, kazanan taraf, Türkler’e topraklarının üçte ikisini vermelerini gerektiren bir barış önerdi. Ancak, koşulsuz olmasa da, İstanbul ve Avrupa’da bir parça toprağı onlara bırakıyordu. Türkler Avrupa’dan tamamen atılmış, dışlanmış değillerdi. Halifenin makamı hâlâ saygı görüyordu. İstanbul hükümeti bu barış anlaşmasını imzalamak için taviz vermekteydi. Mustafa Kemal, Anadolu Hükümeti adına bunu kategorik olarak reddetti. Antlaşma sadece güç kullanarak uygulanabilirdi.

Daha sakin zamanlarda, İtilaf, Türkiye'ye karşı büyük askeri gücünü kullanabilirdi fakat dönem büyük bir devrimci dalga dönemiydi. Burjuva düzeni etkilenmiş ve zayflamışken, İtilaf, Mustafa Kemal'in üzerine askerlerini gönderemezdi. Ayrıca Britanya’nın çıkarları, Fransız çıkarlarıyla çarpışıyordu. Sevr'in çok işine gelmesi sebebiyle Yunanistan, antlaşmayı isyan eden Osmanlı’ya uygulatma görevini kabul etti.

Türk-Yunan savaşı dalgalanmalara sahne oldu. Ancak ilk günden itibaren Türk devriminin gücüyle karşılaştı. Fransa bloğu kırmakta ve Ruslar’la işbirliği anlaşması imzalamakta acele etti. Ayaklanma dalgası doğuya da yayıldı. Bu başarılar Türkiye’yi heyecanlandırdı ve ruhunu güçlendirdi. Mustafa Kemal Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı ve Anadolu’dan attı. Kemalist Tugaylar İtilaf askerlerinin işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu için hazırlanmaya başladılar. Britanya hükümeti bu tehdide savaşçı bir tavırla cevap vermek istedi. Fakat [İngiltere] İşçi Partisi kanadı bu tavra karşı çıktı. Artık eskiden, emekçi halkların pasif olduğu zamanlarda geçerli olan fetihçi bir hareketin zamanı değildi. Türk ayaklanmasının bu dönemi, Sevr antlaşmasını lağveden, Avrupa’daki varlığını ve kendi topraklarının egemeliğini Türklere geri veren Lozan antlaşmasıyla son buldu. İstanbul Türk halkına geri verildi.

Dış barışın sağlanmasıyla beraber, devrim, yeni bir düzen kurmaya kesin bir şekilde başladı. Devrimci atmosfer, bütün Türkiye'ye yayıldı. Millet Meclis, ulusa demokratik ve cumhuriyetçi bir anayasa verdi. Mustafa Kemal, zaferin ve devrimin lideri, Cumhurbaşkanlığıyla görevlendirildi. Halife gücünü tamamen yitirdi. Din işleri devletten ayrıldı. Din ve siyaset, birbirinin yerine geçmez ve birbirine karışmaz oldu. Yeni yasal yöntem ve uygulamalarla, Kuran'ın hayattaki otoritesi azaldı.

Ama hilafet ayaktaydı. Halifenin etrafında tepkici bir özne şekillendi. İngiliz ajanları, müslüman ülkelerde eşzamanlı bir şekilde, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir hilafetin kurulması için çalışmalarda bulunuyorlardı. Tepkici özneler Millet Meclisi’ne girmeye başladılar. Devrim kendisini tehdit altında hissetti ve bütün enerjisiyle savunmaya başladı. Hızlı bir şekilde, savunmadan saldırıya geçildi. Hilafet bütünüyle kaldırıldı ve Türkiye'nin bütün kurumsallıkları laikleştirildi.

Bugün Türkiye batılı modelde bir ülke. Ve bu fizyonomi, her geçen gün kendini doğrulayarak devam edecektir. Devrimin ortaya çıkardığı politik ve sosyal şartlar yeni bir ekonominin de gelişimini hızlandıracaktır. Teokratik bir monarşiye dönüş maddesel olarak mümkün olmayacaktır. Batı medeniyeti ve Muhammed'in kanunları uzlaştırılamaz iki olgudur.

Bu devrimci fenomen, Osmanlı ruhunda derin kökler saldı. Türkiye yeni insanlara, yeni olgulara hayran olmuştur. Kemalist devrimin en büyük düşmanları Türkler değildir. Onlar, örneğin İngiliz kapitalizmine aittirler. Londra Times hilafetten özlem ve nostaljiyle bahsetmekte ve "Türkiye'nin geçmişinin büyüklüğüne ne kadar bağlı bir kurumsallıktı" demektedir. Batılı burjuvazi Türkiye'nin batılılaşmasına karşıdır. Tam aksine kendi ideolojisinin ve kurumsallıklarının genişlemesinden çekinmektedir. Bu da Batı’nın, Batı medeniyetinin yaşamsal çıkarlarını temsil etmeyi bıraktığının bir başka kanıtı sayılabilir.

José Carlos Mariátegui

Çeviri: Can Seven


Kaynak:http://haber.sol.org.tr/dunyadan/perulu-komunistten-1923-devrimi-degerlendirmesi-haberi-37638

ping cosmopolis

Request timed out
Request timed out
Reply from 123.456.789.1 : bytes=32 time=5ms TTL=127
Reply from 123.456.789.1 : bytes=32 time<1ms TTL=127
Reply from 123.456.789.1 : bytes=32 time<1ms TTL=127